
Türüne yaraşır şekilde tamıtamına üç adet yönetmen eskitmiş 1996 yapımı Horrible High Heels, hakkında pek birşey okumadığım filmlerden biriydi. Yalnızca seyretmeden evvel şöyle bir konuya göz gezdirmiş, insan derisinden ayakkabı yapımı ile ilgili bir belgesel olduğu sonucuna varmıştım. Ama benim hayal radarları çalışmakta çok gecikmediğinden, insan derisi kullanarak ayakkabı tasarlayan psikopat bir kadının, erkekleri, o sivri topuklarla ortadan kaldırmak suretiyle bir intikam hikayesi anlattığı bir film olarak düşlemekte beis görmemiştim. Hayalimin yarısı gerçek olurken diğer yarısı düpedüz, üstelik güpegündüz, suya düştü.
Elektürüklü testere
Bu olayı, herşeyiyle açık seçik göstermekte sakınca görmeyen film, amcasını kumar oynanamaması için ikna etmeye çalışan Sherry adındaki kızla devam eder. Sherry, yalvar yakar amcasının son kalan parayı da kasadan alıp kullanmasına karşı çıkarken, yanlışlıkla ittiği amca, kafayı duvara gömerek bayılır. Bu esnada ortaya zorro kılıklı biri çıkar ve Sherry’nin kafaya odun indirerek onu bayıltır. Zorro, amcayı sırtlar, asar, elindeki keskin aletle parça pinçik eder (kollar, bacaklar olmak üzere) ve son olarak da eline ahenkle dalgalanan deriyi alarak “Zengin olucam ulan” diye çığırarak çöp poşetine yönelir. Buraya kadar dayanan olduysa ne âlâ, yok olmadıysa muâlla beni andı, ona gideyim.


Esnaf Zorro, sırayla kafa, el, çoraplı ayak satarken. Dahası kırmızı gece elbisesi sudan ucuz...Sherry Sherry Lady (bunu yazmam, takdir edersiniz ki kaçınılmazdı), kendine geldiğinde amcasının kumar oynamak için gittiğini düşünür ve normal hayatına kaldığı yerden devam eder. Sherry, bir nevi ayakkabı tasarımcısıdır. Amcanın yanında, kendinden başka üç kişiyle birlikte bir ayakkabı atölyesi işletmektedirler. Pek de tekin biri olmadığı görülen Teddy’nin getirdiği derileri kullanmaktadırlar. Kendini akıllı sanan seyirci, tam da deriyi kimin getirdiğini gördüğü anda, katilin kim olduğunu anlayacaktır. Lâkin filmin bu kadar açık vermesi normal olmayacağından kendini daha da akıllı sanan seyirci “Yok daha neler...” diyerek seyretmeye devam edecek, ya da kendini düpedüz aptal yerine koyan seyirci ise-ki evet benim- hızlı ileri alma tuşuna basarak kahkahalarla filmi kısaltarak seyretmeye devam edecektir.

Pantolon askıları dolayısıyla, içimde “ulan şu askıları çekip çekip herife vursam” içgüdüsü doğuran amcanın oğlu Tien, babasının 3 gündür eve dönmemesinden şüphelenerek polise başvurur. Ama polisin işi başından aşkındır. “Önce git akrabaları araştır” derler. Koltuğunun altına aldığı kız arkadaşıyla “babam nerde ya?” diye dövünmenin öncesinde ve sonrasında fingirdeşmekte beis görmeyen Tien’e, Sherry sırılsıklam aşıktır. Sherry’ye ise sayko görünümlü Teddy aşıktır. Teddy’ye ise başka bir sayko görünümlü ben aşık oldum, o ayrı... Aman efendim duymasın...

Tüm tantana bu ayakkabılar için miydi?!
Polisin işi niye çok? Çünkü tekerlekli sandalyeki bir mafya babasının, deri kaçakçılığı işini araştırmaktadır. (Deri kaçakçılığını ben uydurdum. Anlamadım ki deri mi kaçırıyor, ayakkabı mı kaçıryor, yoksa ayakkabı kolileri altına silah mı saklamış onu kaçırıyor! Geleceğim az sonra niye anlaşılmadığına ya...)

Tien, madem öyle işte böyle diyerek uzak akrabalarının yanına giderken kız arkadaşını geride bırakır. Tien’in kız arkadaşına uyuz olan Sherry, Teddy’ye kızı ortadan kaldırırsa onunla birlikte olacağına dair söz verir. Fırsatı kaçırmayan Teddy, amcayı ortadan kaldırdığı yöntemin aynısını kız arkadaşa uygular. Ama elbette önce bol bol sömürecektir. Ortamda bulunan başka bir cesedin kolu ve kafasını, kızın kendi kendine dokundurmasını söyler. Detaya giremiyorum. Girsem de ciddi olamıyorum görüldüğü gibi. (Pete Tombs’un Fantastik Filmler kitabını açın okuyun. Ben yazamıyorum ama süper bir kaz sahnesi var onu anlatmış).
Kızı da parça pinçik ettikten sonra kırmızı bir elbise havası veren derisini Sherry’ye ayakkabı yapması için götürür. Aman tamam bitiriyorum; Polis, Sherry’nin ayakkabıları sattığı dükkanı basar. Araştırma yapmak için bir çift ayakkabıyı götürür. Ayakkabıların insan derisinden yapıldığını anlar. Sherry’yi bulur. Sherry, onları Teddy’ye, Teddy de mafyaya yönlendirecektir. Seyircide az buçuk bir burukluk yaratan film, tuhaf bir şekilde nihayete erecektir.Beyazıt Meydanı’nda sivri topuklarla yürümeyi başaran bir kadın gördükten sonra kadın milletinden iyiden iyiye korkmaya başlayan arkadaşınız evinden bildirdi. Sendeyiz Jim!

Böyle de saçma şey görmedim. Montaja gel vatandaş! Tien'in gözleri, Sherry'nin dudağına denk gelirken. Göze göze değil miydi o?
Tam uyuklayacakken eşi dostu çağırdığım saç saça baş başa sahnesi. Allah, şenlik var dostlar.
Filmin aksiyona döndüğü an, kameralar önünde, Sherry'den yediği tokatlarla Rambo'ya dönmüş TienY: Chow Cheung, Chan Wai-On, Mo Keung-Bong
O: Billy Chow (Teddy), Shing Fui-On (mafya babası), Lam Chak-Ming (Tien)




Bu olayın ardından hapishaneye düştüğünü gördüğümüz Akemi, içerde iyi dostlar ediniyor ve yıllar sonra dışarı çıkıp evine döndüğünde, sırtlarına malum yap-boz dövmesini yaptırmış dostlarını da yanında buluyor.

Yanında ucubesi ile, sirklerde hedefe bıçak fırlatma gibi numaralar gösteren kadının eteklerinin dibinden ayrılmayan bir de kara kedisi vardır. Arada bir pençe atmak suretiyle önüne gelene Şerafettin rolü kesen kedinin eğitmenini tebrik etmek istiyorum. Anlaşıldığı üzere yıllar evvel, abisini öldüren Akemi’den intikam almak için ortaya çıkan kör kadın, isteğine kavuşabilecek midir, izlemeden bilinmez ama müthiş ötesi bir final sahnesi tüm bu abukluklara dayanmakta zorluk çeken izleyiciyi ziyadesiyle tatmin eder diye düşünüyorum (Hoş, ben artık düşünmesem daha iyi olur ama...).



Kaidan Nobori Ryu’ya (Blind Woman’s Curse), son kez gelecek olursak, aksiyonsa aksiyon, ucubelikse ucubelik, espriyse espri, işkenceyse işkence, kansa kan, kısaca ne ararsan var vatandaş! Üstelik Meiko Kaji’nin son albümünden şarkılar ve radikal bir finalle. Bakmadan geçme hanım abla! Çoluğa çocuğa olmaz tabii ama eşe dosta neden olmasın?













Tabutların her birinden bir ses çıkmakta, aralarında kendilerini kimin çağırdığını tartışmaktadırlar. Sonunda hepsi tabutlarından çıkarak, Chun Sing’in önüne dikilir ve ona babasının intikamını alması için yardım edeceklerini söylerler.
Ve işte ikinci dumur anım ki bu hepsine onbin basar. Zombi-hayaletleriyle birlikte Kam Tai Fu’nun evini basan Chun Sing, büyücüye nanik yaptığı sırada, büyücü önce parlak peleriniyle hayaletleri paralar, ardından pabuç dilli yin-yang iblislerini üzerlerine salar.
Daha bitmedi. Buna karşılık belindeki kara büyü kitabını ortaya çıkaran Chun Sing, bu iki pabuç dilliyi ışıtmak suretiyle kızartır.
Buna sinirlenen büyücü de bir tomar para çıkararak ‘içinden civciv çıkacak kuş çıkacak’ misali, sıkı durun, batılı bir vampir çıkarır. Ayıp olmasın da, bu esnada ağzımdan ufak bir küfür kaçtı valla. ’Geliyorum’ diye çığırarak ortama dalan vampir hakkında daha fazla şey söylemeye dilim varmıyor. Gerisine fotolardan bakın bence. Ne desem aciz kalıyorum.
Kara büyü kitabına tepki vermeyen vampir, kendisine tutulan 2 tahta parçasından o an yapılan haçın tek parçasını eline alarak nanik yapmasına rağmen, sarımsağa karşı biçare kalarak kayıplara karışır (tek dileğim filmin sonuna kadar onu bir kere daha görebilmektir). Bir sonuca varamayan her iki taraf sonunda dağılır.













Mevzu bahis film Park Chan-Wook’un, kendisinin de tür olarak hem reddettiği hem de kabul ettiği ‘vampir romansı’ olarak sınıflandırılan “Thirst”ü (Bakjwi). Kısa süre önce, bilinçsizce, vampire, Japonya üzerinden bakmıştık hatırlarsanız. Hatırlayamadıysan ya da okumadıysan alta in, na bak orda duruyor hâlâ! İsabet oldu, hemen üzerine de Kore açıklarından bir vampir filmi seyretme şansını yakaladım. Vampir klişeleri bekleyen seyirciyi yüzüstü bıraktığı gibi, Park Chan-Wook’a özellikle Old Boy’dan vurulan seyirciyi de yüzüstü bırakan bir filmle karşı karşıyayız. Beni soracak olursanız, berhûdar olun derim, ne diyeyim. Böyle absürd bir film bulmuşum kaçırır mıyım ayol. Balıklama atladım üstüne valla. Geyik bir yana, sinemada filmi birlikte seyrettiğim Aneki, nam-ı diğer 



Arkadaşının dövüş okuluna vardığında duygusal bir manzarayla karşılanır; intihar eden arkadaşının cenaze töreni. Bizi karşılayansa ,evet dostlar, doğru bildiniz, Fist of Fury enstantaneli sahnelerdir.
Wong Han’ı sorguya çekmeye başlayan polis müfettişi şöyle bir başlangıç yapar;
Polis müfettişi uzun çabalar sonucunda bir yere varamayacağını farkettiğinde, Allah’tan Wong Han’ın kefaleti ödenir de adamcağız kalpten gitmeden kurtulur Han’dan. Peki ama Los Angeles’ta, ölen arkadaşından başka tanıdığı olmayan Wong Han’ın kefaletini ödeyen kimdir?
Fıstık gibi olmasına rağmen siyah elbise ve çorap altına beyaz ayakkabı giyerek rüküş olmanın ötesine geçememiş kadının yönlendirmesiyle içeri buyur edilip, para babası amcamla karşı karşıya gelir Wong Han. İkinci arayı verelim; 

Anlaşılacağı üzere Wong Han, arkadaşının ölümünden sorumlu olan kişi ya da kişileri bulup, ‘haklı’ intikamını almak üzere şu andan itibaren tüm kuvvetini bu meşhum beşliye çevirmiştir. Elbette film sonuna kadar en birinci yardımcısı Debby olmak üzere, olur olmadık yerlerde kadraja giren para babası adam ve ona ek olarak şapkalı, pardesülü gizemli bir başka adamla, uyuşturucunun da işe karıştığı bir ortamda finale doğru yola çıkar.
Filmin sonuyla ilgili-insafıma gelmiş olacak ki-açık vermiyorum. Ama eklemeden geçemeyeceğim bir iki şey var, onlardan bahsedeyim.
Filmin konusuyla pek alakası olmadığı için alt satırlarda yazmak gereği duyduğum filmin asıl başlangıç sahnesi, çakan şimşekler eşliğinde mezarından fırlayan Bruce Lee ve Meat Loaf’un bir albüm kapağından esinlenerek oluşturulmuş müthiş film posteri, ilk saniyelerden, süper ötesi bir film izleyeceğimizin sinyalini veriyordu zaten. Üstelik Wong Han’ı canlandıran taekwando üstadı oyuncu Jun Chong ya da bilindik adıyla Bruce K.L. Lea’nın ikide bir camdan girme özelliğiyle oldukça sorunlu bi karakter çizmesi filmi ballandırmış (!). İzninizle Lea’ya “Beyfendi, kaynatanız camcı mı?” diye sormak istiyorum. Film boyunca Bruce Lee’yi aratmayacak kadar çok ses efekti kullanarak önüne geleni kendi tekniğiyle haklarken, pek eğlendiği de ortada. Oyunculukta uzun yıllar tutunmasının sebebinin ne olduğunu bir türlü anlayamadığım (inanmak istemediğim desem daha doğru olur) Deborah Dutch’a gelecek olursak, hiç gelmesek daha iyi.

