Godzilla, "İstanbul ile tek başım(l)a başa çıkamam, onun'çün yerime üç başlı canavar Kral Ghidorah'yı gönderdim"demişmiş...

Ödev 1: Yan kolonda görülen filmleri yaz artık!

Ödev 2: 'Hani nerde ninja, nerde kung fu?' seslerine kulak ver!




08 Kasım 2009 Pazar

SHERRY SHERRY LADY / HORRIBLE HIGH HEELS

Kategori 3’ten sual olunmaz,
Bu sapkın filmlere dua okunmaz...

Şair kişiliğimi ön plana çıkardığım yukardaki dizelerden de anlaşılacağı gibi bir kategori 3 filmiyle buralardayım. İşi olmayan varsa beklerim, iki laflarız ne güzel kuşlar böcekler... (UYARI: Ne varsa anlattım. Ya uzak durun ya uzak durun!)

Türüne yaraşır şekilde tamıtamına üç adet yönetmen eskitmiş 1996 yapımı Horrible High Heels, hakkında pek birşey okumadığım filmlerden biriydi. Yalnızca seyretmeden evvel şöyle bir konuya göz gezdirmiş, insan derisinden ayakkabı yapımı ile ilgili bir belgesel olduğu sonucuna varmıştım. Ama benim hayal radarları çalışmakta çok gecikmediğinden, insan derisi kullanarak ayakkabı tasarlayan psikopat bir kadının, erkekleri, o sivri topuklarla ortadan kaldırmak suretiyle bir intikam hikayesi anlattığı bir film olarak düşlemekte beis görmemiştim. Hayalimin yarısı gerçek olurken diğer yarısı düpedüz, üstelik güpegündüz, suya düştü.

Elektürüklü testere

Halbusu herşey çok güzel (!) başlamıştı. Mezbahada inek kesmek suretiyle, seyircinin içini gıcıklayan film, daha önce kanlı manlı hatta yamyamlı film seyretmeden önce veya sonra yemek yeme ile ilgili ahkâmıma bir yenisini ekledi. Öyle ya, asıl film izlerken yeme içme durumundan hiç bahsetmemişim. Maaşallah, küçük bir danaya ulaşma azminde hızla ilerlemek için köfte güpletirken, karşımda dananın bir büyüğü ineğin hunharca katledilişine tanık olan bünyem, Allah sizi inandırsın bana mısın demedi! Ama yine de temkinli davranmakta faide var diyerek uyarmak isterim siz sevgi pıtırcıklarını. Neyse...

Bu olayı, herşeyiyle açık seçik göstermekte sakınca görmeyen film, amcasını kumar oynanamaması için ikna etmeye çalışan Sherry adındaki kızla devam eder. Sherry, yalvar yakar amcasının son kalan parayı da kasadan alıp kullanmasına karşı çıkarken, yanlışlıkla ittiği amca, kafayı duvara gömerek bayılır. Bu esnada ortaya zorro kılıklı biri çıkar ve Sherry’nin kafaya odun indirerek onu bayıltır. Zorro, amcayı sırtlar, asar, elindeki keskin aletle parça pinçik eder (kollar, bacaklar olmak üzere) ve son olarak da eline ahenkle dalgalanan deriyi alarak “Zengin olucam ulan” diye çığırarak çöp poşetine yönelir. Buraya kadar dayanan olduysa ne âlâ, yok olmadıysa muâlla beni andı, ona gideyim.




Esnaf Zorro, sırayla kafa, el, çoraplı ayak satarken. Dahası kırmızı gece elbisesi sudan ucuz...

Sherry Sherry Lady (bunu yazmam, takdir edersiniz ki kaçınılmazdı), kendine geldiğinde amcasının kumar oynamak için gittiğini düşünür ve normal hayatına kaldığı yerden devam eder. Sherry, bir nevi ayakkabı tasarımcısıdır. Amcanın yanında, kendinden başka üç kişiyle birlikte bir ayakkabı atölyesi işletmektedirler. Pek de tekin biri olmadığı görülen Teddy’nin getirdiği derileri kullanmaktadırlar. Kendini akıllı sanan seyirci, tam da deriyi kimin getirdiğini gördüğü anda, katilin kim olduğunu anlayacaktır. Lâkin filmin bu kadar açık vermesi normal olmayacağından kendini daha da akıllı sanan seyirci “Yok daha neler...” diyerek seyretmeye devam edecek, ya da kendini düpedüz aptal yerine koyan seyirci ise-ki evet benim- hızlı ileri alma tuşuna basarak kahkahalarla filmi kısaltarak seyretmeye devam edecektir.


Pantolon askıları dolayısıyla, içimde “ulan şu askıları çekip çekip herife vursam” içgüdüsü doğuran amcanın oğlu Tien, babasının 3 gündür eve dönmemesinden şüphelenerek polise başvurur. Ama polisin işi başından aşkındır. “Önce git akrabaları araştır” derler. Koltuğunun altına aldığı kız arkadaşıyla “babam nerde ya?” diye dövünmenin öncesinde ve sonrasında fingirdeşmekte beis görmeyen Tien’e, Sherry sırılsıklam aşıktır. Sherry’ye ise sayko görünümlü Teddy aşıktır. Teddy’ye ise başka bir sayko görünümlü ben aşık oldum, o ayrı... Aman efendim duymasın...


Tüm tantana bu ayakkabılar için miydi?!


Polisin işi niye çok? Çünkü tekerlekli sandalyeki bir mafya babasının, deri kaçakçılığı işini araştırmaktadır. (Deri kaçakçılığını ben uydurdum. Anlamadım ki deri mi kaçırıyor, ayakkabı mı kaçıryor, yoksa ayakkabı kolileri altına silah mı saklamış onu kaçırıyor! Geleceğim az sonra niye anlaşılmadığına ya...)


Tien, madem öyle işte böyle diyerek uzak akrabalarının yanına giderken kız arkadaşını geride bırakır. Tien’in kız arkadaşına uyuz olan Sherry, Teddy’ye kızı ortadan kaldırırsa onunla birlikte olacağına dair söz verir. Fırsatı kaçırmayan Teddy, amcayı ortadan kaldırdığı yöntemin aynısını kız arkadaşa uygular. Ama elbette önce bol bol sömürecektir. Ortamda bulunan başka bir cesedin kolu ve kafasını, kızın kendi kendine dokundurmasını söyler. Detaya giremiyorum. Girsem de ciddi olamıyorum görüldüğü gibi. (Pete Tombs’un Fantastik Filmler kitabını açın okuyun. Ben yazamıyorum ama süper bir kaz sahnesi var onu anlatmış).


Kızı da parça pinçik ettikten sonra kırmızı bir elbise havası veren derisini Sherry’ye ayakkabı yapması için götürür. Aman tamam bitiriyorum; Polis, Sherry’nin ayakkabıları sattığı dükkanı basar. Araştırma yapmak için bir çift ayakkabıyı götürür. Ayakkabıların insan derisinden yapıldığını anlar. Sherry’yi bulur. Sherry, onları Teddy’ye, Teddy de mafyaya yönlendirecektir. Seyircide az buçuk bir burukluk yaratan film, tuhaf bir şekilde nihayete erecektir.

Karman çorman türlü bir film Horrible High Heels. Korku-pornografi ve aksiyon üçgeninde ilerlemesinin nedenini bilmeden atmak suretiyle üç yönetmeni olmasına bağlıyorum utanmadan. Zira korku filmi gibi açılan film, hemen ardından aksiyona, onun ardından pornoya, onun ardından yeniden korkuya, aksiyona, porno-korkuya, sonra yeniden aksiyona dönerek sonlanıyor. Kategori üç olmasından dolayı seyircinin tepkisi de aynen şöyle gelişiyor; Oha, oHa, OHA,Oha,oHa,ohAAA,OHAAAAAAA. Üstelik berbat ötesi oyunculuklar ve acayip montajlar da cabası. Yönetmenlerin hepsinin de ortalama 6-7 filmleri var piyasada. Hatta birinden öyle etkilendim ki, Three Head Monster adlı bir filmi varmış, onun peşine düştüm. Mükemmel görünüyor.
Beyazıt Meydanı’nda sivri topuklarla yürümeyi başaran bir kadın gördükten sonra kadın milletinden iyiden iyiye korkmaya başlayan arkadaşınız evinden bildirdi. Sendeyiz Jim!


Sherry'nin fantazisi; Zifaf odası, çinli gelin yüzgörümlüğü isterken. Adamın boynundaki kravata dikkat. N'Alakay?
Böyle de saçma şey görmedim. Montaja gel vatandaş! Tien'in gözleri, Sherry'nin dudağına denk gelirken. Göze göze değil miydi o?
Tam uyuklayacakken eşi dostu çağırdığım saç saça baş başa sahnesi. Allah, şenlik var dostlar.

Filmin aksiyona döndüğü an, kameralar önünde, Sherry'den yediği tokatlarla Rambo'ya dönmüş Tien
Ren pi guo zheng xie/Horrible High Heels (1996)
Y: Chow Cheung, Chan Wai-On, Mo Keung-Bong
O: Billy Chow (Teddy), Shing Fui-On (mafya babası), Lam Chak-Ming (Tien)

05 Kasım 2009 Perşembe

WHEN A BLIND MAN CRIES, PARDON BLIND WOMAN'S CURSE


“Beni bir kedi lanetledi.” Tachibana yakuza çetesinin başı Akemi Tachibana tarafından, atıldığı kadınlar hapishanesinde sarfettiği bu cümleyle açılan filmi seçmem tesadüf değil elbette. Çünkü beni de bir kedi lanetledi. Hatta sadece beni değil maalesef yakın çevremi ve facebook üzerinden olmak üzere birçok tanıdığımı da lanetledi. Şantiyede acayip isimli bir kedinin peşine düşüp, yemeden içmeden kesilip, nerdeyse saatbaşı olmak üzere, gereksiz foto ve videolarla taciz ettiğim arkadaşlarımdan bu vesileyle özür diledikten hemen sonra filme devam edeyim diyorum.



Turist Ömer derler benim adıma, adıma...

1970 tarihli ve kalbimde, bir Godfrey Ho kadar olmasa da, en az onun kadar acayip bir yeri olan Teruo Ishii tarafından yönetilmiş Kaidan Nobori Ryu (Blind Woman’s Curse), yönetmenin filmografisinde önemli bir yer tutan yakuza filmlerinden birisi. Her ne kadar klasik bir yakuza filmi diyemesek de klasik bir Ishii filmi diyebiliriz gönül rahatlığıyla. Zira işin içine bir kedinin lanetini ve kendine has acayip öğelerini karıştırmayı her nasılsa başarmış yönetmen.



Japon sinemasının yıldızlarından Meiko Kaji ablayı, Tachibana çetesinin başı Akemi olarak karşımıza çıkaran filmin açılış sahnesi oldukça etkileyici. Akemi’nin 5 kişiden oluşan ekibinin herbirinin sırtında, birleştikleri zaman tek parça haline gelen ejderha dövmesinin bir parçası mevcut. Elbette ejderhanın kafası, Akemi’nin sırtında. Dövüşürken, biliyorum çok bayat olacak ama Voltron gibi birleşmek suretiyle kendilerine has bir stil oluşturan ekip, dalgalanmak suretiyle müthiş bir görüntü meydana getirmişler. Böyle ahenkle ve doygun renklerle, seyircisini büyüleyen film, bekletmeden bombasını patlatıyor. Karşı çetenin liderini öldürmek için hamle yapan Akemi, “Lütfen abimi öldürme” diyerek abisinin önüne atılan genç kadının gözlerini kılıcıyla kör ediyor. Yere düşen kadının başucunda peyda olan kara kedi (jaguar desek yeridir), kadının gözlerini yalamak suretiyle lanet olayını başlatıyor.

Bu olayın ardından hapishaneye düştüğünü gördüğümüz Akemi, içerde iyi dostlar ediniyor ve yıllar sonra dışarı çıkıp evine döndüğünde, sırtlarına malum yap-boz dövmesini yaptırmış dostlarını da yanında buluyor.



Düşman çeteler arasındaki savaş devam ederken (bizi ilgilendiren yan bu değil zaten), Akemi’nin evinde cinayetler başgöstermiş, hapishanede edindiği o iyi dostları (bilmiyorum belirtmeye gerek var mı ama hepsi kadındır bu dostların), asılmak, cama yapıştırılmak (!) gibi çeşitli şekillerde öldürülmeye başlanmıştır. Akemi cinayetleri kimin işlediği mevzusunu çözmeye çalışa dursun, filmin ikinci bombası, rakip çetenin liderine yaklaşan kör bir kadın ortaya çıkmıştır.
Yanında ucubesi ile, sirklerde hedefe bıçak fırlatma gibi numaralar gösteren kadının eteklerinin dibinden ayrılmayan bir de kara kedisi vardır. Arada bir pençe atmak suretiyle önüne gelene Şerafettin rolü kesen kedinin eğitmenini tebrik etmek istiyorum. Anlaşıldığı üzere yıllar evvel, abisini öldüren Akemi’den intikam almak için ortaya çıkan kör kadın, isteğine kavuşabilecek midir, izlemeden bilinmez ama müthiş ötesi bir final sahnesi tüm bu abukluklara dayanmakta zorluk çeken izleyiciyi ziyadesiyle tatmin eder diye düşünüyorum (Hoş, ben artık düşünmesem daha iyi olur ama...).


Le Kambur Japonais

Malum kısa kesmek yiğitliğin şanındandır, biraz da Teruo Ishii abim hakkında yazıp, filmden karelerle ayrılayım.


2005 yılında hayata veda eden Teruo Ishii, sinemaya ilk olarak 1957 yılında televizyon için çektiği Sûpâ jaiantsu (nam-ı diğer Starman) dizisiyle başlamış. Daha sonra bu dizilerden 3-4 bölüm birleştirilerek 4 filmlik aynı adlı seri piyasaya çıkmış. Aslında, kısa yoldan japon süpermen’i diyebileceğimiz Starman’i, uzun süredir yazmak istiyordum ama kısmet bu filmeymiş. Acayip isimli kedimden ve de kış uykusuna yatma durumumdan fırsat bulabilirsem yazacağım, söz. Bu serinin ardından asıl macera, yakuza filmleri dönemi başlamış. Black Line ve Queen Bee And The School for Dragons, ilk dönem en önemli filmlerinden yalnızca ikisi. Sinema kariyerine Shintoho şirketinde başlayan Ishii, 1968’de Toho için bir dizi düşük bütçeli Grand Guignol filmleri (Shogun and the Three Thousand Woman, Joys of Torture, Hell’s Tattooers gibi) çekme fırsatını yakalıyor, ama ne filmler! (Valla seyrettiğimden değil!) 70’lerde yeniden yakuza filmlerine dönüyor yönetmen, ama bu defa kadın yakuzaların başı çektiği filmlere. Tüm bu filmografinin içinde japon korku sinemasının kendine has filmlerinden biri olan, Edogawa Rampo’nun hikayesinden uyarlanan The Horror of Malformed Man de kayda değer filmlerden bir diğeri. Edogawa Rampo demişken, kendisi Japonya’nın Edgar Alan Poe’su gibi bir yazarıdır. Hatta adı bile Poe’ya göndermedir. 'Gönderme' deyip artizlik yapmak istedim evet, aslında Edgar Alan Poe’nun, japonca okunuşudur. Böyle de güzel bir dildir japonca yaaa!Kaidan Nobori Ryu’ya (Blind Woman’s Curse), son kez gelecek olursak, aksiyonsa aksiyon, ucubelikse ucubelik, espriyse espri, işkenceyse işkence, kansa kan, kısaca ne ararsan var vatandaş! Üstelik Meiko Kaji’nin son albümünden şarkılar ve radikal bir finalle. Bakmadan geçme hanım abla! Çoluğa çocuğa olmaz tabii ama eşe dosta neden olmasın?



Yerinde olsam fazla dikkatli bakmazdım.

Yorum yapmaya bile gerek görmüyorum



Olur da bloğa yanlışlıkla iktidara yakın hanım ablalardan biri girer diyerekten Japonya taraflarından farklı bir türban modeli göstermek istedim.


Halay başı Meiko Kaji (Sol başta)

Du bi dakka! Gözüme kum kaçtı...


Kadının intikamı bile asil oluyor ne yalan söyleyeyim. (Açık vermemek adına manasız gelse de bu cümle, filmi seyretmiş olanlar ne demek istediğimi anlar diye umut etsem de her zamanki gibi emin olamıyorum)


(Kelime, imla bilumum anlam hatası varsa affola. Maalesef düzeltemeyecğim. Yorgunum el insaf...)

29 Ekim 2009 Perşembe

"CURSED, THE BLACK MAGIC NIGHT" A.K.A. KUNG FU FROM BEYOND THE GRAVE

“Cursed, The Black Magic Night” bazlı bir ‘cevher’le yeniden merhaba. Daha önce 1981 tarihli bir Billy Chong filmi olan "Kung Fu Zombie" ile renklendirdiğim bloğu, bu defa üç aşağı beş yukarı aynı temayı işleyen, aynı Billy Chong’lu bir başka film, “Kung Fu From Beyond The Grave” ile şenlendirmek istiyorum.

Bilmem ne takviminin yedinci ayında ruhlar meydane(doğru yazdım) çıkmakta, her türlü doğa üstü olay vuku bulmaktadır. Gecelerden bir gece Chun Sing, evinin bahçesinde kung fu antrenmanı yapmakta iken bahçe kapısından süzülerek giren bir ruha tekme çakar. Süzülmesine rağmen, tekmeyi bir güzel yeme başarısını gösteren ruh, Chun Sing’e “Ne cellalleniyon oğlum. Ben senin babanım” der. “Babam, babacım” gözyaşlarını dökmeden hemen evvel Chun Sing’in ilk sorusu doğal olarak “Nasıl yani?” olur. Ruh, “Beni, Kam Tai Fu öldürdü. Kemiklerimi bul, Kam Tai Fu’dan da intikamımı alıver ha benim cici oğlum” diyerek ortadan kaybolur. Bunun üzerine Chun Sing, Kam Tai Fu ‘yu bulmak üzere yola çıkar.


Klasik, 'intikamım pis olacak hülayn' sahnesi

Bu esnada ormanın derinliklerinde iki kişi kavga etmektedir. Kalleşlik yapan kötü adam, ki ilerleyen dakikalarda kendisinin büyücü olduğunu öğreneceğiz, rakibini, ters istikametten kafa atmak suretiyle kör ettikten (!) hemen sonra, adamı oracıkta öldürür. Büyücünün istediği rakibindeki kara büyü kitabıdır. Amma velâkin cesedin üzerini arayıp taramasına rağmen kitabı bulamaz ve yola koyulup ortamdan uzaklaşır. İki saniye farkla büyücüyü kaçıran Chun Sing, ölen adamın kılıcını kurcalarken, kılıcın tutma yerinde kara büyü kitabını bulur. Ama ölü soyucu olmadığından (henüz), kitapla birlikte adamı oracığa gömer.

Büyücü, Kam Tai Fu’nun yanında çalışmakta, efendisini yenilmez kılmak için çeşitli büyü denemeleri yapmaktadır. Bunlardan biri de orgazm anında öldürülen genç çiftlerin kalplerini çıkarıp, kanlarıyla Kam Tai Fu’nun suratına tükürmekten ibarettir. Bir nevi üfürükçü vaziyetinde iş gören Kam Tai Fu, sanırım filmde en çok tuttuğum karakterdir. Öldürülen genç çift, o gece için Chun Sing’in konakladığı handa bulunmaktadırlar ve olaya kısa süre sonra cinayetleri araştıran devlet ajanı olduğunu öğreneceğimiz gizemli bir yabancı da katılır. Ajan da bulduğu her fırsatta Chun Sing’i koruyacaktır.



Yarabbi şükür!

Chun Sing, kısa süre içinde Kam Tai Fu’nun evini bulur. “Sen babamı öldürdün. Senden intikamımı alacağım ama önce kemiklerini bulmalıyım” der. Bu duruma kıçıyla gülen Kam Tai Fu, “Anca gidersin” (ay ne ayıp), bazlı karşılığıyla adamlarını Chun Sing’in üzerine salar. Güzel dövüşmesine rağmen, sayıca üstün olan düşmanlarının elinden ajan tarafından kurtarılarak şu anlattığım yere kadar, tükürme sahnesi hariç, alelade bir film izlediğim kanısını veren film, 180 derecelik dönüşünü yapar.
Kara büyü (!)

Kam Tai Fu’nun adamı olmasının yanısıra, büyücü olduğunu da sonradan anlayan Chun Sing, kısa süre önce, büyü kitabıyla birlikte gömdüğü adamı hatırlar. Olay mahalline geri dönerek kitabı topraktan çıkarır ve kasabanın mezarlığında (ki aslında levazımatçı gibi bir yer) büyü yapma talimlerine başlar. İşte o an, “O ne lan, sinyal sesi mi?” dememe kalmadan, tabutun birinin içinden dışarı doğru bir anten uzanır.
Tabutların her birinden bir ses çıkmakta, aralarında kendilerini kimin çağırdığını tartışmaktadırlar. Sonunda hepsi tabutlarından çıkarak, Chun Sing’in önüne dikilir ve ona babasının intikamını alması için yardım edeceklerini söylerler.
Ve işte ikinci dumur anım ki bu hepsine onbin basar. Zombi-hayaletleriyle birlikte Kam Tai Fu’nun evini basan Chun Sing, büyücüye nanik yaptığı sırada, büyücü önce parlak peleriniyle hayaletleri paralar, ardından pabuç dilli yin-yang iblislerini üzerlerine salar.
Daha bitmedi. Buna karşılık belindeki kara büyü kitabını ortaya çıkaran Chun Sing, bu iki pabuç dilliyi ışıtmak suretiyle kızartır.
Buna sinirlenen büyücü de bir tomar para çıkararak ‘içinden civciv çıkacak kuş çıkacak’ misali, sıkı durun, batılı bir vampir çıkarır. Ayıp olmasın da, bu esnada ağzımdan ufak bir küfür kaçtı valla. ’Geliyorum’ diye çığırarak ortama dalan vampir hakkında daha fazla şey söylemeye dilim varmıyor. Gerisine fotolardan bakın bence. Ne desem aciz kalıyorum.
Kara büyü kitabına tepki vermeyen vampir, kendisine tutulan 2 tahta parçasından o an yapılan haçın tek parçasını eline alarak nanik yapmasına rağmen, sarımsağa karşı biçare kalarak kayıplara karışır (tek dileğim filmin sonuna kadar onu bir kere daha görebilmektir). Bir sonuca varamayan her iki taraf sonunda dağılır.



Şişt! Sen Bakma

Büyücü, büyülerine devam ederken, Chun Sing de babasının cesedini, ‘Toplu Mezar Yeri’ diye bilinen bir yerde bulmayı başarır. Klasik, topraktan fırlayan ellerle dolu bu alanda yalnızca sekiz parmağı olduğunu hatırladığı babasını bulmak oldukça kolay olmuştur aslında. Arama-bulma faaliyetleri esnasında hayaletlerin kung fusunu ya da hayalet kovalamacasını izlemek de cabası.

Bu kaç?

Sonuç olarak, cinayeti çözmeye çalışan ajan ve babasının kemiklerini bularak bir araya getiren Chun Sing’in intikamı, Kam Tai Fu’nun üzerinde toplanarak seyirciyi finale kadar getirmeyi başarıyor. Herşeye rağmen finalin yeteri kadar tatmin edici olmadığını itiraf etmeliyim. Ama vampirli sahne herşeyi avutuyor, söyleyeyim. Falan filan...


BONUS: Göbeğiniz ya da gıdınız var ama eritmekte zorlanıyor musunuz? Hergün büyücüyle bu hareketleri tekrarlayın ne göbeğiniz kalsın ne başka şey!
video

YIN JI/ KUNG FU FROM BEYOND THE GRAVE (1982)
Y: Zhao Li (8 filmlik bir filmografiye sahip. Kan mı çekiyor nedir?)
O: Billy Chong (Chun Sing), Lo Lieh (Kam Tai Fu), Sai Aan Dai (Büyücü)

27 Ekim 2009 Salı

I SPIT ON YOUR GRAVE IN HONG KONG


Hayal kırıklığına uğradım... Kalbim onarılamaz biçimde paramparça oldu... Yerle yeksan oldu tüm dünyam... Aman iyi, abartmıyorum daha fazla; Tüm bunlara sebep, I Spit On Your Grave etkileşimli olmasından mütevellit, istismar potansiyelini had safhalarda beklediğim (Ee...Hayır sapık değilim!), buna rağmen oldukça çekingen, 1988 yapımı, Her Vengeance adında bir Hong Kong filmine rastlamış olmam.


Azcıcık sahne ekleyerek çok rahat bir biçimde III. kategoriye girebilecekken, ne gibi bir engelle karşılaşmış da, II. kategoriye paldır küldür sokulmuş, anlayamadım. Şimdi buraya kadar yazdığım şeylerden, harbiden sapık olduğumu falan düşünebilirsiniz. Ama her zamanki gibi kendimi yanlış ifade ettim. Kısaca demek istediğim şey şu ki, Hong Kong'un dillere destan akıllara zarar, bol cinsellik ve şiddet içerikli o kadar çok filmi var ki, Her Vengeance 'ta (Blood Rose), neden bu kadar çekimser davranmışlar anlayamadım. Yoksa filmi tasvip etmem söz konusu bile olamaz (Şu an saçımı kısacık kestirip, kırmızıya boyatıyor ve elime sözde feminist pankartlarımı alıp sokaklara dökülüyorum. Hah! Sen şimdi buna da laf edersin, bilirim. Celâllenmeden evvel dinle; yalnızca şekle verdikleri öneme kılım. Yoksa düşüncenin arkasındayım. Ya aman neyse... Sanki beni takan var da! Bir de açıklama yapıyorum...)

O kadar yoğunum ki, kaşla göz arasında şu film hakkında iki lakırdı yazmayı başarabilirsem ne âlâ. Her zamanki 'Geyik yapacağına, konuyu yazsan şimdiye bitirmiştin.' bazlı serzenişlerinizi duyar gibiyim. (Kimse yok mu? Hö? Nasıl yani?) Ama duymamazlığa geliyorum. E, geçeyim bari konuya... (Burun kıvırdım bu noktada)

Herşeyi bir benzeri veya karşıtıyla ele alma huyumuza 'bayılıyorum'. Az önce parçalanan gönlüm isterdi ki herşeyden ve tüm sinema tarihinden bağımsız olarak ele alayım bu filmi ve ona göre yazayım. Madem başaramayacağım bir durum söz konusu, o halde zorlamanın manası yok. Bir kere daha 1978 tarihli amerikan yapımı I Spit On Your Grave filminden açılışı yapıyorum. 'is this mare' türü filmlerin dalak yaranlarından biri sayılan bu filmin açtığı yolda ilerleyen Her Vengeance, aynı konuyu yani tecavüze uğrayan bir kadının, intikamını almak için, kendisine tecavüz eden erkekleri birer birer ortadan kaldırışını konu edinmiş. Açık yazmak gerekirse (ki ısrar etmeyin, o kadar açık yazamam), konudan başka çok da ortak yanı yok bu iki filmin. Konu ve gayriresmi ismi (ki kimi sitelerde I Piss On Your Urn olarak geçiyor) arasındaki benzerliği bir kenara bırakacak olursak, işte nihayet giriş yapıyorum.

Kör ablasıyla birlikte Makao'da yaşayan Kit-Ying, bir gece klubünde dansçı kızlara göz kulak olarak çalışmaktadır (o da ne demekse). 80'lerin bağrından kopup gelmiş kıyafetiyle, seksapeliteden (böyle mi yazılıyor? Daha önce hiç yazmamışım da!) oldukça uzak bir imaj çizmektedir. Gecelerden bir gece, ben uykumun sekizinci katmanındayken, kulübe gelen 4-5 kişilik arıza çıkarmaya son derece meyilli sarhoş topluluk, şom ağzımdan az önce çıkan arızayı vücuda getirince, kızlara göz kulak, şu andan itibaren de bir nevi badigard olan Kit-Ying, gruba 'Bürst deyin, ağır gelin' bazlı uyarıda bulunur. Kargaşa neticesinde, Kit-Ying'e uyuz olan grup, gece kulübünü terk etmek zorunda kalır ama intikamlarını alacaklardır. Aynı gecenin ilerleyen saatlerinde, mesaisi biten Kit-Ying, eve gitmek üzere ıssız sokakta yürümeye başlar. Lay lay loy şeklinde başladığı bu zevkli yürüyüşü, kestaneciden aldığı kestaneleri güpletmek koşuluyla daha da ballandırdığı vakit, yere düşen kestanenin 43 numara bir ayakkabı altında ezilişinin ıssız sokaklarda yankılanan sesinin verdiği ürpertiyle arkasını döner (Biraz sallıyorum, dikkate almayın). Karanlığın içinde, biraz evvel gece kulübünde papaz olduğu sarhoş adamlarla çevrelendiğini farkettiğinde, herşey için artık çok geçtir. Yakındaki bir mezarlığa götürdükleri Kit-Ying'in acımasızca ırzına geçen topluluğun elebaşına alt resme bakarak tükürebilirsiniz, benim için bir sakıncası yok. (Filmde ilk şaşırdığım nokta da işte bu sahne. Zira bir kere daha adını yazamayacağım benzer filmdeki aynı sahneye bakacak olursak, Her Vengeance sütten çıkmış ak kaşık valla billa!)
İşlerini bitiren grup mezarlıktan ayrılırken üç önemli hata yapmışlardır.
1. Adamlardan biri üzerinde adres yazan çakmağını olay mahallinde düşürmüştür.
2. Kit-Ying'i ortadan kaldırmamışlardır (bu konuya az sonra değineceğim).
3. Tabii en önemlisi psikopatlık derecesini bilmedikleri bir kadına tecavüz etmişlerdir ki sanırım en önemlisi de bu.


İşte yukarda yazan ikinci maddeyi açıklamak gerekirse, 'polis cumhuriyeti'nden muaf bir Makao-Hong Kong çevresinde geçen filmde, bir allahın kulunun ağzından polis lafını duymadım, hayretler içindeyim. Hatta son birkaç gündür Kit-Ying'in tuhaf davrandığının farkına varan kör ablanın bile, kızın başına geleni duyduğunda ilk söylediği şey ne doktor ne polis olup, varsa yoksa 'intikamını almalısın'dan başka birşey değildir (Ben de saftirik gibi hala şaşırıyorum ya bir Hong Kong filminde, neyse. Evet canım, saftorik değil saftirik versiyonunu seviyorum).
Kit-Ying, biraz toparlayıp, doktora gittiğinde kötü bir durumla karşılaşır. Doktorun da bir nevi cins çıkması sonucu, 'aids kapmışsın, iyileşmek için çok para harcaman lazım' gibi anlamsız gelen tacizine karşı kafasında mikroskop kırmakta beis görmeyen Kit-Ying oracıktan kaçıp gider. Bu sahnelerde biraz altyazı kurbanı olduğumu sanıyorum. Zira filmin ilerleyen dakikalarında Kit-Ying'in aslında bel soğukluğu olduğunu öğreneceğizdir. Sinirleriniz yeterince bozuldu mu bilmiyorum. Ama intikamımız katmerli olacağından rahatlayabilirsiniz (Filmden şu kadar etkilendiysem ne olim!).

Olay sonrası kızaran film...

Kit-Ying, üzerinde adres yazan çakmağı yanına alarak, ablasının da tavsiyesiyle Hong Kong'a, orada bar işleten eniştesinin yanına gider. Sıkı durun, enişte Lam Ching Ying abim çıkmaz mı? Hahaha, ben direk koptum tabii aklıma Mr. Vampire gelince ama bu defa oldukça dramatik bir rolle karşımızda.


Ne olduğunu tam olarak kavrayamadığım bir olay neticesinde enişte bacaklarını kaybetmiş, tekerlekli sandalyeye mahkum kalmıştır. Ama tekerlekli sandalye, kendisini engellemeyi başaramamış, oldukça manyak hareketlerle dünyaya meydan okumayı öğrenmiştir. Misal fotoğrafta görülen ve yahut görülemeyen akrobasi hareketi gibi. Çıktığı teras katında, Hong Kong'un yeni gelişen silüetinin-gökdelen-önünde sandalyesiyle müthiş numaralar yaparak, yazının gelişmesini doğru yapamadığımdan, kendisine tecavüz eden adamlardan birini daha az önce öldürürken oldukça soğukkanlı olan, ama elinin üzerinden geçen hamam böceğinden deli gibi korkan Kit-Ying'i korumak amacıyla böceğin üzerinden sandalyesiyle geçmek suretiyle, hunharca bir cinayet işleyen enişte, korumacı yönünü de böylelikle göstermiştir (Hey maaşallah cümleye gel).

Bu arada kadın milletinin böcekten korkma hadisesine de ufaktan değdiren yönetmen amcamı canı yürekten kutluyorum. Güzel yakalamış. Meraklısına; Böcek üst resimde görülebilir.

Az önce de değindiğim gibi bizim kız çoktan suçluların izini bulmuş, hatta birini, sırnaşmak suretiyle halletmiştir bile. Enişte bu duruma çok sıcak bakmayıp sürekli 'intikam caiz değildir' demişse de, olayların başka masum insanların zarar göreceği boyutlara ulaşmasıyla, o da galeyana gelerek 'Yeter be, başlatma şimdi mantığından falan. Baldız yapasın şu kapandan bir silah be yav' diyecektir. Kafa kafaya veren bu ikili, geride kalan üç adamı kendi yaptıkları orijinal silahlarla (biri altta görülebilir) ortadan kaldırmayı başarırken, enişte telef olur ama esas kız, kargaşaya son noktayı, kurbanını alnından mıhlamak suretiyle koyarak, ıssız sokakta gözden kaybolana kadar yürür.
En üstte biraz saçmaladım ama (saedce en üstte mi?) aslında bu film, bir kategori III filmi. Ama benim izlediğim versiyon II'ye indirilmiş hali. Dolayısıyla seyirciyi rahatsız etme derecesi daha az. Bana kalırsa hiç 'uç' noktası yok ya neyse. Şaşırtıcı derecede iyi sansürlenmiş. Hoş, alışık olduğumdan bana öyle gelmiş olabilir, emin olamadım şimdi. Belki de kafamda fazla özdeşleştirdim I Spit On Your Grave ile. O filmin yanında o kadar masum kalıyor ki, Hong Kong filminden fazlasını beklerdim. Hayal kırıklığım bundan kellidir. Neyse gene fazla uzattım.
A-Ha! Gözümün önüne Lenny geldi "I'm so bad baby, I don't care" diyerek. Dağlara taşlara, uçan kuşlara...
XUE MEI GUI / HRE VENGEANCE- BLOOD ROSE 1988
Y: Ngai Kai Lam (Story of Ricky ve Erotic Ghost Story'nin de yönetmeni)
O: Pauline Wong (Kit-Ying), Lam Ching Ying (enişte), Elaine Jin

21 Ekim 2009 Çarşamba

VAMPİR FİLMİ SUSUZLUĞU ÇEKENLERE DAMARDAN 'THIRST'

Geçtiğimiz film festivalinde izlediğim “The Chaser” ve henüz geçenlerde izleme fırsatını yakaladığım “The Good, The Bad and The Weird” haricinde, bir süredir Güney Kore sinemasını takip etmiyorum. Nedeninin ise, filmden sonra Kore aksanıyla Türkçe konuşmanın yıpratıcılığına bağladığımı, daha önce bir yerlerde yazmış olmalıyım. Ama sinemaya (Filmekimi'ne elbette) bir Güney Kore filmi gelmiş, kaçırır mıyım? (Şimdi artizlik yapmayayım. Mümkün olduğunca gitmeye çalışıyorum Uzak Doğu filmlerine ama arada bir kaçırdığım da olmuyor değil. Ama aramızda kalsın. Üçüncü şahıslardan duyarsam, dişlerimi boynunuzda bilin!).Mevzu bahis film Park Chan-Wook’un, kendisinin de tür olarak hem reddettiği hem de kabul ettiği ‘vampir romansı’ olarak sınıflandırılan “Thirst”ü (Bakjwi). Kısa süre önce, bilinçsizce, vampire, Japonya üzerinden bakmıştık hatırlarsanız. Hatırlayamadıysan ya da okumadıysan alta in, na bak orda duruyor hâlâ! İsabet oldu, hemen üzerine de Kore açıklarından bir vampir filmi seyretme şansını yakaladım. Vampir klişeleri bekleyen seyirciyi yüzüstü bıraktığı gibi, Park Chan-Wook’a özellikle Old Boy’dan vurulan seyirciyi de yüzüstü bırakan bir filmle karşı karşıyayız. Beni soracak olursanız, berhûdar olun derim, ne diyeyim. Böyle absürd bir film bulmuşum kaçırır mıyım ayol. Balıklama atladım üstüne valla. Geyik bir yana, sinemada filmi birlikte seyrettiğim Aneki, nam-ı diğer Gaddesu-Sama’ nın, bana bir uçan tekme sözü var idi. İşte onu atmasın diye zorla yazmak mecburiyetindeyim. Affınıza sığınıyorum.

Efenim, Güney Kore’de bir hastanede ölmek üzere olan hastalara günah çıkartma hizmeti veren katolik rahip Sang-hyeon, yalnızca bekar erkekleri, önce yatağa, sonra da mezara atan bir virüsün (hangi virüsmüş bu? Adı Dezen Fettan olmasın?) tedavisinde insanoğluna hizmet edebilmek amacıyla, kobay olmak için Afrika’ya gider. Vücuduna enjekte edilen virüs, bizim rahibi tam öldürdü öldürecekken, takdir-i ilahi, rahip Sang-hyeon, vampir olur. Hönk diye söyleyince olmadı tabii. Daha açık söylemek gerekirse, bu öldürücü hastalığın virüsü, rahibin ‘iman gücüne’ karşı koyamayarak, ‘öldürücü’ sıfatını yine taşımakla birlikte, bu ‘öldürücülüğü’ insanın kendi bedeninden, başkalarına döndüren bir biçime dönüşür. Buna da literatürde “Vampirizm” diyoruz. Şöyle bir baktım da ‘daha açık’ falan olmadı sanırım bu cümle, neyse... Buraya kadar okunmadığını farzediyorum yazının. Hatta tam şurada bir çocukluk anımı anlatsam fena olmaz gibime gelse de, ensemde hissettiğim uçan tekmenin kara gölgesi, filmi yazmaya devam ettiriyor.


Kendini deride döküntüler ve son raddede ağızdan kan boşalması şeklinde gösteren hastalığı yenen Rahip Sang-hyeon, ülkesine döndüğünde, hurafelerden medet uman gariban halkın ilgisiyle karşılanır. Ölüm döşeğindeki hasta yakınları, yalvar yakar, rahipten hastaları için dua etmelerini isterler. Bu hastalardan biri, rahip henüz yetimhanede yaşayan küçük bir çocukken evlerine konuk olduğu, kanserli bir adamdır.

Eee... Vampir filmi dedim, evet ama mumya filmi çıktı, iyi mi!

Rahip Sang-hyeon’un duası ertesi, eski dost bu adamın vücudunda kanserden eser kalmaz. Bu andan itibaren işbu adam, adamın annesi ve ‘sığıntı’ karısı ie rahip arasında gittikçe tuhaflaşan bir hikaye başlayacaktır. Bu arada biraz sıkıştırmışım gibi olacak ama rahibimiz de vampir olduğunun farkına varmış, o nedenle kendini beslemek için ölüm döşeğindeki hastaların kan tüplerine dadanmıştır. Sonuçta inançları gereği kimseyi öldüremeyen bu adamın da bir şekilde beslenmeye ihtiyacı vardır. Ama kısa süre içerisinde bu yeni ‘hastalığı’ yani vampirizm, rahipte bir takım değişiklikler meydana getirecek, cinselliğinin farkına varan bu adam, eski dostunun ‘sığıntı’ karısına aşık olacak, inançlarını tamamen olmasa da bir süreliğine bir kenara bırakacak ve ahlak ikilemcisi Park Chan-wook’un gözünden seyirciye bu defa ‘ inancı’ sorgulatacaktır.
Vicdanın vücut bulmuş hali a.k.a eski koca



Her ne kadar bir vampir filmi olarak göz kırpsa da bu film, aslında batıdan çıkan bir kavram, Vampir’i temel alarak yine batı kaynaklı Katolik inancının, Güney Kore ile temasını ele almış Park. Bir yerden sonra düpedüz dalga geçerek aktardığı işte bu durum, beni koltuğun soluna, Aneki’yi de bir güzel sağına yatırdı gülmekten ya, işte tam onu sevdim bu filmde. Bir kere daha klişe demezsem bir tarafım şişer, o yüzden hazırsanız diyorum; klişe olarak haç ya da sarımsak-soğan kullanmayan yönetmen, daha ziyade vampir rahibin ve daha sonra vampirleştirdiği zatın uçması, insan üstü güce ulaşmaları ya da rahibin yarasa misali pencereden ters sarkması gibi klişelerle olayı absürdleştirmek için uğraşmış. İyi de yapmış.


Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama rahibin ‘vampir hastalığını’ kaptığı yer olan Afrika’yı da öylesine seçmediği kanaatindeyim yönetmenin; Afrika-misyonerlik-katolik inancı üçgeninde ortaya çıkan hastalık olarak ‘vampir’. Üstelik yalnızca ‘bekar’ ve yanlış hatırlamıyorsam ‘Asyalılar dahil beyaz erkekleri’ etkileyen bir hastalık. Cehennem inançlı rahip ile inançsız sevgilisi arasında geçen diyaloglar ve kan bulma durumlarına bu iki farklı inançtan kişinin yaklaşımları ile de aslında tam bir Park Chan-wook filmi ile karşı karşıyayız ya, niyeyse ben yine de k*çımla gülmeye devam ediyorum (Ama bu defa kötü anlama gelmesin).


Sonuç olarak vampir filmi susuzluğu çeken seyirciyi kesmez ama sen de ne tutturdun yeni vampir filmi diye! Ha, bir de ben sevdiysem kötü filmdir, uyarayım dedim... (Kendime not: Yazmadan evvel film hakkında oldukça olumsuzdum ama yazarken hep niye böyle oluyor anlamıyorum doğrusu...)

14 Ekim 2009 Çarşamba

MEZARIMDA BİLE RAHAT KOMADINIZ! A.K.A. BRUCE LEE FIGHTS BACK FROM THE GRAVE

Bruce Lee Fights Back From The Grave (1976), ‘serbest çeviri’siyle ‘Bruce Lee-Mezarımda Bile Rahat Komadınız Ulan!’- adında bir filmle devam edelim diye düşündüm, dostlar. Adının da gözümüze soktuğu gibi ‘Bruce Lee’nin kemiklerini sizlatan tür’ nam-ı diğer Bruceploitation türü bir filmle şenlenmeye hazırsak başlayalım.


Tıpkı Way of Dragon’un başlangıcı gibi, kahramanımız, Bruce taklidi Wong Han’ın havaalanından Los Angeles sınırlarına girmesi ile açılıyor film. Bindiği taksicinin ‘Sökül paraları babalık!’ özlü soygununa, bahşiş olarak tekme bırakan Wong Han’ın Los Angeles’a geliş amacı, yıllar evvel yaptığı dövüş sporundan yeteri kadar tatmin olmayarak, para-para-para diyerek el kapılarına sığınan arkadaşını bulmaktır. Arkadaşının dövüş okuluna vardığında duygusal bir manzarayla karşılanır; intihar eden arkadaşının cenaze töreni. Bizi karşılayansa ,evet dostlar, doğru bildiniz, Fist of Fury enstantaneli sahnelerdir.

Burada bir ara verip “Bir filmin bütçesinin düşük olduğunu nasıl anlarız?” sorusunun onlarca cevabından birini uygulamalı olarak vermek istiyorum; Tabut niyetine, meyve kasasından bozma bir tabut kullanılıyorsa, o filmin bütçesinin düşük olduğundan emin olabiliriz diye düşünüyorum.

Biraz sonra yakılan cesetten arta kalan kemikler dışarı çıkarıldığında, yürekleri dağlayan kemikle yakınlaşma sahnesi, sanatsal açıdan, kariyerinin başında esmer, sonradan sarışın, güzel Deborah Dutch hanfendiyle dengelenmiş diyebiliriz. Yarabbim, nice kötü oyunculuk gördüm ama Debby’ciğiminki kadarını hayatımda ilk defa gördüm desem yeridir. Debby’ye geri döneceğimden konuya devam edeyim diyorum...


O akşam ölen arkadaşının dövüş okulunda, Kerim Abdülcabbar misali kara bir devin saldırısına uğrayarak kendini polis merkezinde bulan Wong Han, filmin diyaloglarının da müthiş olduğunun sinyallerini vermiş bulunmaktadır. Ayrı telden müthiş bir oyunculuk sergileyen polis şefi ile aralarında geçen şu konuşmaya hep beraber kulak kabartalım.

Wong Han’ı sorguya çekmeye başlayan polis müfettişi şöyle bir başlangıç yapar;

Polis Müfettişi: Tanrı biliyor ki hiç kanıtın yok. Hikayen, nefsi müdafa gibi duruyor. Peki ne yapabilirim? (Elektrikli sandalyeye atıfta bulunarak) Sandalyeye gidebilirsin.
Wong Han: Ne tür bir sandalyeden bahsediyorsun? (!)
PM: Ne? Ne biçim bir adam bu? Cins midir nedir?
...................
Odadaki polis memuru: Bize kanıt ver, yoksa kızaracaksın lan.
WH: Dedim ya, kanıtım yok diye!
PM: Lanet olsun!
WH: Dedim ya! Derdiniz ne sizin? Bir de demokratiğiz diyorsunuz. İnsanları zorlayamazsınız. Hakkım var.
PM: Hah, demek hakkın var! Doğru lan, harbiden hakkın var! Bir de demokratik bir ülkeyiz diyoruz. Ama senin kanıta ihtiyacın yok ya! Yanılırsan seni hapse tıkmak zorunda kalırım. Sen de kodeste çürürsün. Sonra mahkeme koridorlarında buluşuruz...
WH: Ben kimseyi tanımıyorum.
PM: Öyleyse bizdensin. Burayı evin kabul edebilirsin.
WH: Hiçbirşey şaşırtamaz beni. Bu tür olaylara felsefik yaklaşmayı öğrendim.
PM: (Polis memuruna dönerek) Bu adam neden bahsediyor, Tanrı aşkına bana söyleyebilir misin?
Polis memuru: Geveliyor. Bu doğulular bir tuhaf oluyor. Farklı düşünüyorlar...
.....................................

Polis müfettişi uzun çabalar sonucunda bir yere varamayacağını farkettiğinde, Allah’tan Wong Han’ın kefaleti ödenir de adamcağız kalpten gitmeden kurtulur Han’dan. Peki ama Los Angeles’ta, ölen arkadaşından başka tanıdığı olmayan Wong Han’ın kefaletini ödeyen kimdir?
Ölen arkadaşından kalan bohçasını boynuna geçirip-ki film boyunca fırsat bulduğu her an boynunda taşıyacaktır- polis merkezinin dışına adımını attığında fıstık gibi bir kadın tarafından lüküs bir arabaya bindirilip, kefaletini ödeyen adamın evine getirilir.
Fıstık gibi olmasına rağmen siyah elbise ve çorap altına beyaz ayakkabı giyerek rüküş olmanın ötesine geçememiş kadının yönlendirmesiyle içeri buyur edilip, para babası amcamla karşı karşıya gelir Wong Han. İkinci arayı verelim;

Başkasının evinde koltuk, yatak, puf benzeri oturulacak eşyaları elleriyle kontrol eden tipleri anlamakta zorluk çekiyorum. Bakınız foto;

Para babası amcam, kızının kaybolduğunu (kızıydı sanırım), onu bulması için Wong Han’ı tutmak istediğini söyler. Muhabbet 3 aşağı 5 yukarı şöyle gelişir;

Adam: Senin için ne kadar tazminat ödediğimi biliyor musun?
WH: Hayır bilmiyorum.
Adam: Tam 2500 dolar.
WH: Peki neden benim için ödedin?
Adam: Çünkü seni sevdim...

Gibi, sonunun, fesat izleyici için tehlikeli yere gideceği muhabbet, Wong Han’ı ‘beni ne sandın kokoş’ kadar olmasa da ‘tavrından hoşlanmadım’ bazlı cevabıyla bozulur. Wong Han, bohçasını boynuna asıp ortamdan uzaklaşır. Ama para babası amcam, bu işe biraz bozulmuştur. Bu andan sonra Wong Han’ın peşine takılacak, olur olmadık yerlerde kadraja girecektir.

Şu ana kadar ana konuyu atlamışım gibi kanıya kapılan olduysa aranızda, yanıldığı belirtmek isterim. Çünkü bunun sorumlusu ben değilim, bizzat film.

Asıl amacı, intihar ettiğine inanmadığı arkadaşının ölüm nedenini bulmak olan Wong Han’ın bu andan sonra en iyi yardımcısı, dövüş okulunun civarında bir kahvecide garson olarak çalışan, ilk başlarda tanıştığımız Debby’nin canlandırdığı Susan’dır. Wong Han tarafından, tecavüze uğramaktan son anda kurtarılan Susan, gidecek yeri olmayan Wong Han’a evinin kapılarını açar, karşılığında da 2-3 dövüş hareketi öğrenir Han’dan.

Bir dövüş sporcusunun yediğine içtiğine dikkat etmesi gerektiğinin öğüdünü, “Kahve içer misin?” diye soran Susan’a, “Süt alayım”diyerek veren Wong Han’ı amacına ulaştıracak yegane kişi Susan’dan başkası değildir. Wong Han’ın intihar eden arkadaşıyla ilgili gerekli tüm bilgileri anlattığı sırada kızcağız, biraz uyduruyormuş gibi bir hava verdiyse de, filmi nihayete erdirecek kişi olması sebebiyle hoş görülmelidir diyorum. Kızın anlattığına göre ölen arkadaş-tabi ki ölmeden evvel- bir kovboy, bir siyah adam, bir beyaz adam, bir meksikalı ve bir japondan oluşan beşliyle birşeyler çevirmiş, sonra da intihar etmiştir.

Anlaşılacağı üzere Wong Han, arkadaşının ölümünden sorumlu olan kişi ya da kişileri bulup, ‘haklı’ intikamını almak üzere şu andan itibaren tüm kuvvetini bu meşhum beşliye çevirmiştir. Elbette film sonuna kadar en birinci yardımcısı Debby olmak üzere, olur olmadık yerlerde kadraja giren para babası adam ve ona ek olarak şapkalı, pardesülü gizemli bir başka adamla, uyuşturucunun da işe karıştığı bir ortamda finale doğru yola çıkar. Filmin sonuyla ilgili-insafıma gelmiş olacak ki-açık vermiyorum. Ama eklemeden geçemeyeceğim bir iki şey var, onlardan bahsedeyim.

Filmdeki oyunculardan biri, kötü japonu canlandıran (ne tuhaf değil mi?) Sho Kosugi. Wong Han ile karşılıklı döktürüyorlar ama elbette yenilmekten kurtulamıyor. Filmografisinin ya ikinci ya üçüncü filmi olması lazım bu filmin, Kosugi’nin.

Filmin konusuyla pek alakası olmadığı için alt satırlarda yazmak gereği duyduğum filmin asıl başlangıç sahnesi, çakan şimşekler eşliğinde mezarından fırlayan Bruce Lee ve Meat Loaf’un bir albüm kapağından esinlenerek oluşturulmuş müthiş film posteri, ilk saniyelerden, süper ötesi bir film izleyeceğimizin sinyalini veriyordu zaten. Üstelik Wong Han’ı canlandıran taekwando üstadı oyuncu Jun Chong ya da bilindik adıyla Bruce K.L. Lea’nın ikide bir camdan girme özelliğiyle oldukça sorunlu bi karakter çizmesi filmi ballandırmış (!). İzninizle Lea’ya “Beyfendi, kaynatanız camcı mı?” diye sormak istiyorum. Film boyunca Bruce Lee’yi aratmayacak kadar çok ses efekti kullanarak önüne geleni kendi tekniğiyle haklarken, pek eğlendiği de ortada. Oyunculukta uzun yıllar tutunmasının sebebinin ne olduğunu bir türlü anlayamadığım (inanmak istemediğim desem daha doğru olur) Deborah Dutch’a gelecek olursak, hiç gelmesek daha iyi.

Böylesi çöp film zor bulunur diyerek sözlerime filmin ingilizce öğreten misyonuyla son veriyorum;
video


Kokona teyzeler kameranın önünü işgal ederken

AMERICA BANGMUNGAEG / BRUCE LEE FIGHTS BACK FROM THE GRAVE 1976 (Hong Kong-Güney Kore yapımı)

Y: Doo-Yong Lee

O: Jun Chong, Deborah Dutch, Sho Kosugi